20 Adet Yds – Yökdil Paragraf ve Çevirisi

20 Adet Yds - Yökdil Paragraf ve Çevirisi

The first question to ask about fiction is: Why bother to read it? With life as short as it is, with so many pressing demands on our time, with books of information, instruction and discussion waiting to be read, why should we spend precious time on works of fiction? The eternal answers to this question are two: enjoyment and understanding. Since the invention of language, men have taken pleasure in following and participating in the imaginary adventures and imaginary experiences of imaginary people. Whatever serves to make life less tedious, to make the hours pass more quickly and pleasurably, surely needs nothing else to recommend it. Enjoyment is the first aim and justification of reading fiction.

Kurguyla ilgili sorulması gereken ilk soru; Neden onları okuma zahmetinde bulunalımki? dir. Çağımızdaki yüzlerce üzerimize baskı olan şeylerle, kitaplar dolusu bilgilerle, okunmayı bekleyen bir çok şey varken zamanımızı niye kurgusal işlere harcıyoruz ki? Bu soruların her zaman ve her yerdeki cevabı şudur: eğlence ve anlayış. Dilin icadından beri insanoğlu hayali insanların hayali deneyimlerine ve hayali maceralarına katılmaktan ve onları izlemekten zevk almıştır. Hayatı daha az sıkıcı yapan, zamanın daha hızlı ve eğlenceli geçmesini sağlayan herhangi bir şeyin önerilmesi için kesinlikle başka bir sebebe ihtiyacı yoktur. Eğlenme, kurgu okumanın ilk amacı ve gerekçesidir.

Space camps are a response to the rapidly expanding discovery of space and to the fascination with the unknown which is such a deeply ingrained aspect of human nature. The birth of the space camp project, designed to educate young people about space, goes back to the year 1982. With the support of NASA, the camps aim to teach young people about the latest space technology and sciences in an entertaining atmosphere. They are America‟s most popular educational centres. Dr Werner von Braun, the scientist celebrated as the father of the Saturn V rocket, which carried the first manned flight to the moon, was the first person to put forward the idea of space camps.

Uzay kampları hızla büyüyen uzay keşiflerine ve insan doğasının kökleşmiş derin yönlerinden biri olan bilinmeyenin büyüleyiciliğine karşı verilen bir cevaptır.Gençleri uzay hakkında eğitmek için düzenlenen uzay kampı projesinin doğuşu 1982 yılına dayanır.NASA‟nın desteğiyle, kamplar eğlenceli bir atmosferde gençlere en son uzay teknolojisini ve bilimleri öğretmeyi amaçlar.Buralar Amerika‟nın en popüler eğitici merkezleridir.Aya ilk insanlı uçuşu gerçekleştiren Saturn V rocket‟in babası olarak ünlenen Dr. Werner Van Braun uzay kampları fikrini ilk ortaya koyan kişidir.

Roses are the oldest source of perfume. Ancient documents mention rose oil, which is the strongest form of this scent, and in The Iliad Homer relates how Aphrodite rubbed Hector‟s dead body with rose oil. What was meant by rose oil in these texts was not what we mean by this term today, since we learn from Hippocrates that it was obtained by stirring rose petals into hot olive oil. The method of extracting essential oil of roses was not discovered until much later. The most delightful story told of the discovery of the essential oil relates to the Emperor Jihangir (1569-1627) who is said to have had distilled rose water poured into channels in the extensive garden of his palace so that the air was filled with this beautiful scent.

Güller parfümün en eski kaynağıdır. Tarihi dökümanlar bu kokunun en güçlü şekli olan gül yağından bahsederler ve İlliad, Homer‟de Afrodit‟in Hektor‟un ölü bedenini gül yağıyla nasıl ovduğunu anlatılır. Bu metinlerde gül yağıyla kastedilen şey, bizim bugün bu terimle kastettiğimiz şey değildir. Çünkü Hipokrattan şunu öğreniyoruz ki gül yağı gül yapraklarını sıcak zeytin yağıyla karıştırarak elde edilir.Esans gül yağını elde etme metodu çok daha sonraları keşfedildi.Esans yağın keşfini anlatan en hoş hikaye İmparator Cihangir (1569-1627)‟e atfedilir ki; onun, damıtılmış gül suyunu hava bu güzel kokuyla dolsun diye sarayının büyük bahçesindeki kanallara döktürdüğü söylenir.

Laughter‟s social role is definitely important. Today‟s children may be heading for a whole lot of social ills because their play and leisure time is so isolated and they lose out on lots of chances for laughter. When children stare at computer screens, rather than laughing with each other they get so involved that they forget to laugh at all; this is contrary to what‟s natural for them. Natural social behavior in children is playful behavior, and in such situations laughter indicates that make-believe aggression is just fun, not serious. This is an important way in which children form positive emotional ties, gain new social skills and generally start to move from childhood to adulthood. Parents need to be very careful to ensure that their children play in groups and laugh more.

Kahkahanın sosyal rolu kesinlikle önemlidir. Bugünün çocukları oyunları ve boş zamanları çok yalnız geçiyor ve gülme fırsatlarını kaçırıyor olduklarından bir çok sosyal hastalığa gidiyor olabilirler.Çocuklar birbirlerine gülmek yerine, bilgisayar ekranlarına bakıp, kendilerini o kadar kaptırıyorlar ki gülmeyi unutuyorlar;fakat bu onlar için olması gerekenin tam zıttı bir durumdur. Çocuktaki doğal sosyal davranış oyun ağırlıklı davranıştır ve bu durumlarda gülme yapmacık saldırganlığın ciddi olmadığını sadece eğlence olduğunu gösterir.Bu, çocuğun olumlu duygusal bağlar oluşturduğu, yeni sosyal beceriler kazandığı ve genellikle çocukluktan yetişkinliğe geçmeye başladığı önemli bir yoldur. Aileler çocuklarının grup içinde oynadığı ve daha çok güldüğü konusunda dikkatli olmalılar.

Hector Hugh Munro was born in Burma, the son of a police inspector-general. His mother died when he was two, and he was sent home to Scotland to live with relatives. His formal education ended with grammar school, but his father tutored him on extensive travels. In 1893, his father got him a post with the Burma police, but his delicate health forced his return to Britain. There he took up a career in writing, and it was while doing political sketches for The Westminster Gazette that he adopted the pen- name of Saki. After serving for a time as a foreign correspondent for The Morning Post, he returned to London to devote himself to the writing of stories and novels. When World War I began, he enlisted as an ordinary soldier in the army and was unfortunately killed in action in 1916.

Hector Hugh Munro Burma‟da bir emniyet amirinin oğlu olarak dünyaya geldi.İki yaşındayken annesi öldü ve İskoçya‟ya akrabalarıyla yaşamaya gönderildi. Onun resmi eğitimi dilbilgisi okuluyla sona erdi. Fakat uzun yolculuklarda babası ona öğretmenlik yaptı. 1893‟te, babası ona Burma polis teşkilatında görev verdi fakat onun hassas sağlığı onu Britanya‟ya dönmeye mecbur etti. Orada yazma alanında bir kariyer edindi ve bu Saki takma adını kullandığı Westminster Gazetesinde siyasal skeçler yazdığı zamanlardaydı.Sabah Postası için dış-muhabir olarak çalıştıktan sonra kendini hikayeler ve romanlar yazmaya vermek için Londra‟ya döndü.1.Dünya Savaşı başladığında orduya er olarak yazıldı ve sonunda 1916‟da bir harekatta öldürüldü.

Producing food costs the earth dearly. First of all, to grow food, we clear land which always incurs losses of native ecosystems and wildlife. Then we plant crops or graze animals on the land. The soil loses nutrients as each crop is taken from it, so fertilizer is applied. Some fertilizer runs off, polluting the waterways. Some plowed soil runs off, which clouds the waterways and interferes with the growth of aquatic plants and animals. To protect crops against weeds and pests, we apply herbicides and pesticides. These chemicals also pollute the water and, wherever the wind carries them, the air. Most herbicides and pesticides kill not only weeds and pests, but also native insects, and animals that eat those plants and insects.

Besin üretme toprağa pahallıya mahlolur.Her şeyden önce besin yetiştirmek için toprağı temizleriz ki bu doğal eko sistemin ve vahşi hayatın kaybına yol açar. Daha sonra, mahsulleri ekeriz ya da hayvanları otlatırız. Mahsul elde edildikçe, toprak besin kaybeder, bu yüzden gübreleme uygulanır. Gübrelerin bir kısmı su yollarını kirleterek kaybolur. Sürülen toprağın bir kısmı kaybolur ki bu, bitkilerin ve hayvanların gelişimine zarar verebilir.Zararlı otlara ve böceklere karşı mahsulleri korumak için bitki ve böcek ilaçlarına müracaat ederiz. Bu kimyasal maddeler, ayrıca suyu kirletir ve rüzgar bu maddeleri havaya taşır. Bitki ve böcek ilaçlarının çoğu sadece istenmeyen ot ve böcekleri öldürmez ayrıca yerli böcekleri ve o bitki ve böcekleri yiyen hayvanları da öldürür

The invention of the printing press during the Renaissance, together with improved methods of manufacturing paper, made possible the rapid spread of knowledge.In 1476, William Caxton set up England’s first printing press at Westminster, a part of London. By 1640, that press and others had printed more than 26,000 different works and editions. With the printing press and the increased availability of books, literacy increased. It is estimated that by 1530 more than half the population of England was literate

Rönesans esnasında matbaanın icadıyla birlikte gelişmiş kağıt üretimi,bilgiyi çabuk iletmeyi mümkün kıldı.1476‟da Londra‟da bulunan Westminster‟da, William Caxton İngiltere‟nin ilk matbaasını kurdu. 1640 yılına kadar bu matbaa ve diğerleri 26.000‟den fazla farklı çalışma ve yayın yayımladı.Matbaa ve artan kitap teminatıyla, okur-yazarlık arttı. 1530‟a kadar İngiltere‟nin nüfusunun yarısından çoğunun okur-yazar olduğu tahmin ediliyor.”

Narrowly defined, fitness refers to the characteristics that enable the body to perform physical activity. These characteristics include flexibility of the joints, strength and endurance of the muscles, including the heart muscle, and a healthy body composition. A broader definition of fitness is the ability to meet routine physical demands with enough reserve energy to rise to sudden challenge. This definition shows how fitness relates to everyday life. Ordinary tasks such as carrying heavy suitcases, opening a stuck window, or climbing four flights of stairs, which might strain an unfit person, are easy for a fit person. Still another definition is the body’s ability to withstand stress, meaning both physical and psychological stresses. These definitions do not contradict each other; all three describe the same wonderful condition of the body.

Dar bir çerçevede tanımlandığında, zindelik; vücudun fiziksel aktiviteleri yerine getirebilmesi özelliğine denir. Bu özellikler, esneklik, güç ve kalp kaslarını da içeren kasların dayanıklılığını ve sağlıklı bir vücut şeklini içerir. Zindeliğin daha geniş bir tanımı ise, rutin fiziksel talepleri karşılayabilme yeteneğidir.Bu tanım zindeliğin günlük yaşamla nasıl bağlı olduğunu gösterir. Ağır bavulları taşıma, sıkışmış bir pencereyi açma, ya da merdivenden 4 kat çıkma gibi, sağlıksız bir insanı zorlayan sıradan işler zinde bir insan için kolaydır. Diğer bir tanımlama ise hem fiziksel hem psikolojik strese vücudun katlanabilme yeteneğidir. Bu tanımlamalar kendi içinde uyuşmazlık göstermezler, üçü de aynı harika vücut durumunu tanımlarlar.

I will never forget my first visit to Lascaux. It was a terribly hot July day in 1949, and I was 11 years old. My parents had decided to show me this prehistoric painted cave that had been discovered nine years earlier, and about which there was still so much talk. A newly built road let to the cave near Montignac in southwest France, and there we found a country fair atmosphere. There were buses, hundreds of visitors and people selling ice cream and postcards. There were long lines to buy tickets, long lines to enter the cave. I recall the smell of the pine trees and how many visitors suffered from the heat. After a long wait my parents and I passed through a monumental bronze door and into the semidarkness. We went down the stairs into the large chamber called the Hall of the Bulls, which was 17 meters long, 7 meters wide and 6 meters high. The guide’s flashlight lit the walls. Suddenly all around was a great parade of animals: the big bulls, the black horses, and red and black deer.

Lascaux‟a olan ilk ziyaretimi hiçbir zaman unutmayacağım 1940‟da aşırı sıcak bir Temmuz günüyde ve 11 yaşındaydım. Ailem, dokuz yıl önce bulunan ve hakkınd ahala çok fazla konuşulan, bu resimli tarih öncesi mağarayı bana göstermeye karar vermişti. Yenilerde yapılan yol, güneybatı Fransa‟daki Montipnoc yakınlarındaki mağaraya gidilmesini sağlıyordu ve orada bir şehir fuarı atmosferi bulmuştur. Arabalar, yüzlerce ziyaretçi, dondurma ve kartpostal satan insanlar vardı. Mağaraya girmek için ve bilet almak için uzun sıralar oluşmuştu. Sıcaktan ne kadar çok kişinin rahatsız olduğu ve çam ağaçlarının kokusunu anımsadım. Uzun bir bekleyişten sonra, ailem ve ben anıtsal, bronz bir kapıdan yarı karanlık yere doğru girdik. 17. M uzunluğundaki 7 m genişliğindeki ve 6 m yüksekliğindeki, “Boğaların Salonu” denilen geniş odaya doğru indik. Rehberin feneri duvarları aydınlattı. Birden bire heryerbüyük boğaların, siyah atların, kırmızı ve siyah geyiklerin olduğu bir geçit törenine döndü.”

At the doors of the City Library waited a dozen men and half as many women; the lucky ones, by squeezing very close, partly sheltered themselves from the cold rain; not a word of conversation passed among them, and time passed very slowly. Then the clock struck, and the doors opened. There was a great rush down the stairs to the newspaper room, and the first sight of this or that morning paper. All the women, but only a few of the men, were genuinely eager to search columns of advertisements, on the chance of finding employment; the rest came for horse-racing news, or a murder trial, or some such matter of popular interest. In a very short time each of the favourite journals had its little crowd, waiting with impatience behind the two or three persons who managed to read simultaneously. The only sound was that of rustling papers.

Şehir kütüphanesinin kapısında bir düzene adam ve yarısı kadar kadın, şanslı olanlar, birbirlerini sıkıştırararak, kendilerini soğuk yağmurdan aralarında bir tek laf bile geçmeden beklediler ve zaman çok yavaş geçiyordu. Daha sonra saat çaldı ve kapılar açıldı. Merdivenlerde, gazete odasına doğru büyük bir sıkışıklık vardı ve bu yada o sabahın ilk saatleriydi. Bütün kadınlar, ancak birkaç erkek, iş bulma ümidiyle reklam sütunlarını araştırmada istekliydiler, geri kalanı; at yarışı haberleri, cinayet suçu, ya da bazı popüler ilgilere bakıyorlardı. Kısa sürede, sevilen gazeteler, seri bir şekilde okumayı başarabilen, sabırsızlıkla 2 yada 3 kişinin arkasında bekleyen kendi toplulukları oluşturdular. Tek ses, kağıtların hışırtısıydı

The tension between financial growth and social instability in 19th-century Victorian England influenced its literature. Prosperity brought a great number of new readers, with money to spend on books and periodicals. In this period, when few people went to the theatre or concerts, literature functioned as a primary source of entertainment. Writers had an available audience eager to read and willing to pay. In addition, writers were respected more than at any time in English literary history. The masses knew and loved the works of the most famous, while the wealthy sought their friendship. Major Victorian writers had the attention of political and social leaders, and when they spoke, they were listened to.

19. yy Viktorya İngiltere‟sindeki, finansal gelişimle sosyal değişkenlik arasındaki gerilim, edebiyatı etkiledi. Refah, kitaplara harcamak için parası olan birçok yeni okuyucuyu beraberinde getirdi. Bu dönemde, birkaç insan tiyatroya yada konserlere gittiğinde, edebiyat baştaki eğlence kaynağı fonksiyonu doğdu. Yazarlar, ödeme yapmaya ve okumaya istekli, uygun bir seyirciye sahipti. Ayrıca, yazarlar, İngiliz edebiyat tarihinde hiç olmadığı kadar çok saygı görürlerdi. Zenginler dostluklarını satın alırlarken, kitleler çalışmaların en ünlülerini sevdi ve tanıdı. Önemli Viktorya yazarları, politik ve sosyal liderlerin dikkatini çekti ve yazarlar konuştuklarında dinlendiler.

When Toy Story I was released in 1995, it became an international sensation. It was the first feature film to be entirely constructed from computer animation and its considerable technical achievements were the result of four years of hard work by a large team of computer animators. The results have been greatly appreciated. The question now is: will Toy Story II continue to impress? Judging by the enthusiastic reception at a recent press screening from an audience made up largely of adults, the answer is a definite “yes”. “The movies that I’m most affected by are the ones that make me laugh hysterically but also have an effect on my emotions”, says the film’s director John Lasseter. Toy Story II does just that.

Toy Story piyasaya ilk 1995 yılında çıktığında uluslararası bir ilgi uyandırdı.Bu hikaye, tamamen, bilgisayar animasyonlarından ve büyük bir bilgisayar animatörleri takımının 4 yıllık zor çalışmaları sonucu oluşmuş teknik başarılarından meydana geldi. Sonuçlar çok takdir aldı. Şimdiki soru ise Toy Story insanları etkilemeye devam edecek mi sorusudur?Çoğunluğunu orta yaşlıların oluşturduğu bir seyirci kitlesinin bunu istekli bir şekilde kabul ettiğine bakarak cevabın “evet” olduğunu görürüz. “En çok etkilendiğim filmler beni çok fazla güldüren ayrıca duygularımı da etkileyen filmlerdir” der. Filmin yönetmeni John Lasseter Toy Story‟de tam anlamıyla işte böyledir.

Certain records have come to light recently, which suggest that it was the Chinese who discovered America. And they found it nearly three quarters of a century before Columbus did. It‟s a sad fact of life, and of our rather poor historical education, that Europeans tend to have a Eurocentric view of history. Unfortunately, it‟s not usually realized that China had an empire and a civilization that put medieval Europe to shame. Culturally, politically and even scientifically, China‟s home-grown experiments and experiences could not be matched for a long time. In the meantime, the Chinese were enthusiastic travellers and explorers. Indeed, Chinese navigators were also far more advanced than any in the West.

Son zamanlarda Amerika‟yı keşfedenin Çinliler olduğunu söyleyen kayıtlar ortaya çıktı. Ve bu kayıtlar ayrıca şunuda söylemektedirki;Çinliler Amerika‟yı, Columbus keşfetmeden üç çeyrek asır önce buldular. Avrupalıların, Avrupa merkezli tarih anlayışına sahip olmaları, ve oldukça zayıf olan tarihi eğitimimiz yaşamımızın acı bir gerçeğidir. Ne yazık ki Çin‟in orta Avrupa‟yı utanç verici duruma düşüren bir medeniyete ve imparatorluğu sahip olduğu genellikle fark edilmez. Kültürel, politik, bilimsel açıdan bile Çin‟in kendine has deneylerinin ve tecrübelerin eşi benzeri uzun zamandır görülmemiştir. Bu arada Çinliler tutkulu yolcu ve kaşiflerdir. Aslında, Çinli denizciler aynı zamanda Batı‟daki bütün denizcilerden daha da çok ileriydiler.

The primitive story-teller, free from all considerations of form, simply told a tale. “Once upon a time”, he began, and proceeded to narrate the story to his listeners, describing the characters when necessary, telling what they thought and felt as well as what they did, and adding comments and ideas of his own. The modern fiction writer is artistically more selfconscious. He realizes that there are many ways of telling a story; he decides upon a method before he begins, and may even set up rules for himself. Instead of telling the story himself, he may let one of his characters tell it for him; he may tell it by means of letters or diaries; he may confine himself to recording the thoughts of just one of his characters.

Biçimi dikkate almaktan uzak, ilkel hikayeci bir hikaye anlattı. “Bir varmış bir yokmuş” diye başladı ve gerektiğinde karakterleri anlatarak, onların ne düşündüklerini ve yaptıklarını söyleyerek, kendinden de yorumlar ve fikirler katarak hikayeyi dinleyicilerine aktarmaya devam etti. Modern kurgusal edebiyat yazarı sanatkârca kendinden daha emindir. Hikaye söylemenin birçok yolu olduğunun farkındadır; başlamadan önce bir metotta karar kılar ve kendisi içi kurallar bile koyabilir. Hikayeyi kendisi söylemek yerine, bunu kendi adına karakterlerine bırakabilir; mektuplarla veya hatıra defterleriyle anlatabilir; karakterlerinden sadece birisinin düşüncelerini kaydetmekle de kendini sınırlayabilir.”

Do you enjoy reading newspaper articles on sporting events? Do you take pleasure in reviews of performances you have seen? Do you particularly like stories of the lives of real people, both from the past and the present? Many people do. Newspaper articles, reviews, autobiographies, biographies – all are types of nonfiction. Nonfiction deals with actual people, places, events and topics based on real life. Autobiographies and biographies deal with the lives of real people while essays provide a writer with room to express his or her thoughts and feelings on a particular subject. Nonfiction may inform, describe, persuade, or it may simply amuse.

Spor haberleri hakkında gazete makalesi okumaktan hoşlanır mısınız? Gördüğünüz performansların yeniden incelenmesinden zevk alır mısınız? Özellikle hem bu günden hem geçmişten gerçek insanların hayat hikayelerinden hoşlanır mısınız? Çoğu insan hoşlanır. Gazete makalelerinin, düşünce yazılarının, oto biyografilerin, biyografilerin hepsi de kurgusal olmayan edebiyat çeşitleridir. Kurgusal olmayan yazı, gerçek hayata dayanan gerçek insanlarla, yerlerle, olaylarla ve konularla ilgilenir. Denemeler, yazara belli bir konuda düşüncelerini ve hissettiklerini açıklaması için olanak sağlarken, otobiyografiler ve biyografiler gerçek insanların hayatlarıyla ilgilenir. Kurgusal olmayan yazı, bilgi verebilir, tanımlama yapabilir, ikna edebilir ya da sadece eğlendirebilir de.

A play is written to be performed. Therefore, when you read a play, you must try to imagine how it would appear and sound to an audience. By using your imagination, you can build a theatre in your mind. Because a play is written to be performed, it uses certain conventions you do not encounter in short stories. It contains stage directions that tell the actors how to speak and how to move upon the stage. Most of the story is presented through dialogue, the words the characters speak. In addition it is divided into short units of action called “scenes” and larger ones called “acts”.

Oyun, oynanmak için yazılır. Bu yüzden bir oyunu okuduğunuzda, izleyiciye nasıl görüneceğini, izleyicide nasıl bir izlenim bırakacağını hayal etmeye çalışmalısınız. Hayal gücünüzü kullanarak, zihninizde bir tiyatro oluşturabilirsiniz. Oyun, oynanmak için yazıldığından, kısa hikayelerde karşınıza çıkmayan belli uygulamaları kullanır. Oyunculara sahnede nasıl konuşacağını, hareket edeceğini içeren sahne talimatlarını içerir. Hikayenin çoğu karakterlerinin dile getirdiği sözler olan diyalogla sunulur. Aynı zamanda büyüklerinin “perdeler” küçüklerinse “sahneler” diye adlandırıldığı küçük ünitelere bölünür.

The wind that day was light and fresh and came from the west, and with it at noon a little boat came quickly, over the bright waves, into Sattins Harbour. While it was still quite a distance away, a sharp-eyed boy spotted it and, since he knew, just as every child on the island knew, every sail of the forty boats of the island fishing fleet, he ran down the street calling out, “A foreign boat, a foreign boat!” The lonely island was rarely visited by a foreign boat, so, by the time the boat had arrived half the village was there to greet it. Fishermen were following it homewards, and those who happened to be inland, were climbing up and down the rocky hills, and hurrying towards the harbour.

Batıdan hafif ve serin bir rüzgar geldi ve onunla, parlak dalgaların üzerinden hızla küçük bir bot Sattins Limanı‟na ulaştı. Oldukça uzakta olmasına rağmen, keskin gözlü bir çocuk onu gördü ve adadaki tüm çocukların bildiği gibi oda balık filosunun kırk botundan her birisini tanıdığından “Yabancı bir bot, yabancı bir bot” diye bağırarak sokağa koştu. Ancak bu ada nadiren yabancı bir bot tarafından ziyaret edilirdi, bu yüzden bot oraya varana kadar, köyün yarısı onu selamlamak için oradaydı. Balıkçılar, onu evlere doğru takip ediyorlardı ve içerdekiler de aceleyle limana koşuyor, taşlı tepelere tırmanıyorlardı.

It was a hot afternoon, and the railway carriage was equally hot, and the next stop was at Templecombe, nearly an hour ahead. The occupants of the carriage were a small girl, and a smaller girl, and a small boy. The aunt who was with the children occupied one corner seat, and the further corner seat on the opposite side was occupied by a man who was a stranger to their party, but the small girls and the small boy were the ones who really occupied the compartment. The aunt and the children talked from time to time but in a very limited way. Most of the aunt‟s remarks seemed to begin with “Don‟t”, and nearly all of the children‟s remarks began with “Why?” The man said nothing out loud, but probably wished he were somewhere else.

Sıcak bir öğle sonuydu, demiryolu treni de aynı derecede sıcaktı ve bir sonraki durak yaklaşık bir saat sonra Templecombe‟daydı. Vagonun içindekiler küçük bir kız, ondan da küçük bir kız ve bir de küçük erkek çocuğuydu. Çocuklarla beraber olan teyze, köşe koltuğu kaplamıştı ve karşı tarafta grubun tanımadığı bir adam daha geniş bir köşe koltuğu işgal etmişti, fakat kompartımanı asıl dolduran küçük kızlar ve küçük erkek çocuğuydu. Teyze ve çocuklar zaman zaman, çok az konuştular. Teyzenin ifadelerinin çoğu “Don‟t” ile, çocukların hemen hemen bütün ifadeler “Niçin” şeklinde başlıyordu. Adam yüksek sesle bir şey söylemedi, fakat muhtemelen başka bir yerde olmayı istemiştir.

Born in 1564 in Stratford, Shakespeare probably attended the Stratford grammar school, where he received a classical education under its excellent schoolmaster. The years from the mid- 1580s to about 1592 are called “the lost years” in Shakespeare‟s life because nothing is known of him. By 1592, at any rate, he was a rising young playwright in London. This was an exciting period in the English theatre mainly because of a group known as the University Wits, which included Marlowe, Nashe and others. These brilliant young men turned out sophisticated plays for the aristocracy and sensational plays for the general public.

1564‟te Stratford‟da doğan Şekspir, muhtemelen o mükemmel erkek öğretmeninden klasik eğitim aldığı Stratford Gramer Okulu‟na gitti. 1580‟lerin ortalarından yaklaşık 1592‟ye kadar olan yıllar Şekspir‟in hayatında “kayıp yıllar” olarak bilinir. Çünkü bu yıllarda Şekspir hakkında hiçbir şey bilinmemektedir. Her neyse, Şekspir 1592‟de Londra‟da yükselişte olan genç bir oyun yazarıydı. Bu, İngiliz Tiyatrosunda özellikle “Üniversite Nüktedanları” olarak bilinen, Marloue, Nashe ve diğerlerinden oluşan gruptan dolayı heyacan verici bir dönemdi. Bu harikulade genç adamlar aristokrasi için ince oyunlar ve halk için heyecan verici oyunlar ürettiler.

Elephants have to keep in touch across large distances. Even when they are out of hearing range of one another, in forests or the great plains of East Africa, they are often spotted moving in the same direction. Sometimes they seem to stand still in their tracks and move their feet up and down, which leads some scientists to believe they have sensitive cells in their feet. Such cells would enable them to pick up low frequency vibrations from the ground, waves that travel distances of up to 16 km.

Filler uzun mesafelerde birbirlerini gözden kaybetmemek zorundadılar. Birbirlerinin duyma alanlarının dışında olsalar bile Doğu Afrika‟nın büyük düzlüklerinde ya da ormanlarda genellikle aynı yöne doğru gidiyor olarak görülürler. Bazen de kendi yollarında hareketsiz duruyor gibi görünür ve bazı bilim adamlarını ayaklarında hassas hücreler olduğuna inandıran ayaklarını aşağı yukarı sallama hareketi yaparlar. Böyle hücreler 16 Km‟ye kadar gidebilen dalgalar olan düşük şiddetteki titreşimleri yerden almalarını sağlayacaktır.

When George Orwell was asked by a journalist about his career as a writer, he gave the following account of himself: “From a very early age, perhaps the age of five or six, I knew that when I grew up I should be a writer. Between the ages of about seventeen and twenty-four I tried to give up this idea, but I knew that sooner or later I should have to settle down and write books. I was the middle child of three, but there was a gap of five years on either side, and I barely saw my father before I was eight. For this and other reasons I was somewhat lonely, and I soon developed disagreeable habits which made me unpopular throughout my schooldays. I had the lonely child‟s habit of making up stories and holding conversations with imaginary persons; ambitionswere mixed up with the feeling of being isolated and undervalued.”

George Orwell‟e bir gazeteci tarafından yazarlık kariyeri hakkında bir soru sorulduğunda şu ifadeleri kullandı: “Çok küçük yaşlardan, belki 5 veya 6 yaşından beri, büyüdüğümde bir yazar olmam gerektiğini biliyordum. 17 ve 24 yaşları arasında bu fikirden vazgeçmeye çalıştım. Fakat er yada geç oturup kitap yazmak zorunda olduğumu biliyordum. 3 çocuğun ortancasıydım, ama iki taraftan da beşer yaş fark vardı ve ben 8 yaşından önce babamı nadiren görüyordum. Bu ve diğer sebeplerden dolayı bir şekilde ben hep yalnızdım ve sonra beni okul günlerim boyunca sevilmeyen biri yapan nahoş alışkanlıklar edindim. Yalnız bir çocuğun hikayeler uydurma ve hayali insanlarla konuşma alışkanlıklarım vardı; amaçlar yalnızlık ve değersizlik hisleriyle karışmıştı.

Antarctese is the peculiar language used by the scientists and explorers of the Antarctic. Where did Antarctese come from? Words have drifted in from the languages of explorers of many nations. Old naval terms that have died out in the rest of the world have lived on in Antarctic bases. And, when it comes to language, Antarctica creates special needs. Where else do you need words for so many kinds of dreadful food, weather, snow or, for that matter, for penguins? All these influences have combined with words invented just for fun to create the unique vocabulary of Antarctese.

‟Antarctese” Antarktika‟nın bilim adamları ve kâşifleri tarafından kullanılan özel bir dildir. Antarctese nereden gelmiştir? Kelimeler birçok ülke kaşiflerinin dillerinden gemmiştir. Dünyanın diğer yerlerinde ortadan kalkan eski donanma terimleri Antarktika taraflarında hala kullanılmaktadır. Ve, iş dile gelince, Antarktika özel gereksinimler çıkarır. Başka nerede bu kadar korkunç yemek, hava, kar, hatta penguenler için kelimelere ihtiyacınız olur ki!.Tüm bu etkiler sırf eğlence için uydurulmuş kelimelerle eşsiz Antarctese lügatini oluşturmak için birleştirilmiştir.

Nonfiction, unlike fiction, is based on real people and real events and presents factual information. A writer of nonfiction often sets out with a certain purpose in mind and directs the writing to a certain intended audience. For example, the writer may set out to explain, to persuade, or to entertain. The writer may direct the essay towards people already familiar with the subject or people who have little or no knowledge of it. You will gain more from reading nonfiction if you examine the techniques the writer uses to accomplish the purpose, the support the writer uses to back up the main idea, and the way the writer arranges the supporting information.

Kurgunun tersine kurgusal olmayan düz yazılar gerçek insan ve olaylar üzerine kuruludur ve gerçek bilgi verir. Kurgusal olmayan yazılar yazan biri genelde aklında belli bir amaç bulundurur ve yazıyı belli bir okuyucu kitlesine yöneltir. Örneğin, yazar açıklamak, ikna etmek veya eğlendirmek için yola çıkabilir. Yazar denemeyi konuyla zaten tanışık insanlara veya hakkında çok az şey bilen ya da hiçbir şey bilmeyen kişilere yöneltebilir. Eğer yazarın amacını tamamlamak için kullandığı teknikleri, ana fikri desteklemek için kullandığı destek ve yardımcı bilgileri düzenleme yolunu incelerseniz gerçekçi yazılardan çok daha fazla şey edinirsiniz.

Britain emerged from her industrial revolution as the foremost industrial power in the world. Thanks to her coal mines, her steel industry and the vision and skill of her inventors, she developed the first and best machine industry in the world. Steel, the most essential raw material for all machine-engineering, was the very foundation of her industrial power and was recognized and regarded as such.

İngiltere sanayi devriminden dünyanın başta gelen endüstriyel gücü olarak çıktı. Kömür madenleri, çelik endüstrisi ve mucitlerinin özsezi ve kabiliyetleri sayesinde, dünyadaki ilk ve en iyi makine endüstrisini geliştirdi. Tüm makine mühendisliğinin en temel ham maddesi olan çelik, tam anlamıyla İngiltere‟nin endüstriyel gücünün kurucusuydu ve hep böyle bilindi

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.